« Önceki |

19/11/2009

Konsantrasyon ve Meditasyon Arasındaki İlişki


Konsantrasyon; her hangi bir konu ya da durum için derin düşünme halidir. Eğer sizi üzen bir durum üzerinde konsantre halindeyseniz stres denilen bir durum cerayan edecektir. Enerji farkındalığı izlediğinden; yoğun bir şekilde üzüntü içersinde olduğumuzda ve bu konu üzerinde kafa yorduğumuzda beynimizde müthiş bir enerji yoğunluğu meydana gelir. Bu durum beynimizdeki yenilenmeyen hücrelerinin ölmesine neden olacaktır. Otamatik savunma sistemimiz bedenimizin herhangi bir yerinde bir ağrı meydana getirerek, böylece hücrelerimizi korumaya almış olur. Bu; olumsuz düşünceler üzerinde, konsantrasyon durumunda gerçekleşen bir dizi olaydır. Bir de olumlu düşünceler içersinde olduğumuz konsantrasyon hali vardır. Bunun yararı derin düşünme gerçekleştiğinden icadlar yapma ya da olayları başka açılardan görmemizi sağlayabilir. Olumsuz tarafı ise bir tür hipnoz hali içinde olur ve çevremize duyarsız kalırız. Ayrıca Konsantre olduğumuz durumlar meditasyon hali içinde olmamızı engeller. Çünkü; meditasyon hiç bir şey yapmadan, hiç bir şey düşünmeden sessiz kalma halidir. Ancak konsantrasyon, düşünme halidir. Zihin hiç susmaz ve yeni fikirler üretip durur ve bu yüzden o durum dışında başka her hangi bir şey için tepkisiz ve duyarsız kalırız. Kendi duygularımızın farkında bile olamayabiliriz. Ki bu durum bir tür hipnoz halidir; kendini kaybetme, ne yaptığını fark edememe hali.

Konsantrasyon; tek bir şeye odaklanmak ve bu yüzden çevremize duyarsız kalma hali iken, meditasyon aksine çevremize ve olan her duruma açık olma, farkında olma halidir.

Meditasyonun, konsantre olmakla hiç bir ilgisi yoktur. O sadece sessiz kalma hali ve o hal içinde kendi iç yoluna yapılan bir seyahattir. Zihnin bunda hiç bir etkisi olmamalıdır. Bu da bir tür uyku hali gibidir. Çünkü beden bu durumdayken kendini uyku moduna alır ve her iç organımız minumum düzeyde çalışır. Meditasyon yapmak için gerekli olan şey; sessizlik, gevşeklik ve kendini bırakmaktır. Akışa uyma hali; olan hiç bir şeye tepki vermeme halidir.

Meditasyon sırasında asla konsantre olmaya çalışmayın. Sadece izin verin ve enerji aksın.

 

Saygılarımla...

1/8/2009

Öğrenmede öğretmen ve öğrencinin rolü

En iyi öğretmen çok şey bilen değil; bildiklerini karşısındakine en iyi şekilde aktarabilendir. Ancak bu bile öğrenmenin gerçekleşmesinde tek başına yeterli değildir. Çünkü Mevlana’nın da dediği gibi: ‘ne kadar bilirsek bilelim, anlatabildiklerimiz karşımızdakinin anlayabileceği kadardır.’

Öğretmenin görevi sadece bilgi vermek değildir. Öğretmen öncelikle öğrencinin merakını uyandırmalı sonra da öğrencinin bilgiyi algılayabilmesini sağlamalıdır. Bunun için de öğrenmeye teşvik edilmelidir. Gerekirse de psikolojik destek verilmeli; olumlamalarda bulunarak kişinin kendisine olan güveni sağlamlaştırılmalı ve başarma azmi arttırılmalıdır. Ancak tüm bunlara rağmen, başarıya ulaşmak öğrencinin çalışma performansına bağlıdır.

Unutmamalıdır ki; öğrenci hazır olmadan öğrenme gerçekleşemez. Eğer öğrenci dersi sadece geçmek için alıyorsa, bilgi kendisinde kalıcı olmaz ve kısa süre sonra da unutulur.

Öğrenmede amaç merak duygusunu tatmin etmek olmalıdır. İşte o zaman bilgiler idrak edilir ve böylece öğrenme gerçekleşmiş olur.

14/3/2007

Ayna Olmak

 

Ayna olmak; kendini karşındakine yansıtmaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, karşıdaki ayna da size ayna olacaktır ve kendisini size yansıtacak ve sıcak suyla soğuk suyun karışınca bir sıcaklıkta dengeye varması gibi, enerjilerinizde bir yerde dengelenecektir. Negatif enerji karşınızdaki kişide yoğun ise, sizin negatif enerjiniz biraz artacaktır. Aynı şekilde pozitif enerji karşınızdaki kişide daha yoğun ise, sizin pozitif enerjinizin seviyesi artacaktır. Bu enerji bir şekilde dengeye varacaktır. Sonucunda da biraz daha mutlu, huzurlu ya da daha sinirli olacaksınız. Görüldüğü gibi denge kanunudur bu, ve fiziksel bir yasadır.

 

Aynanın buğulusu, iyisi kötüsü olmaz, eğer bu şekilde düşünmeye başlarsak bir yargıya varmış oluruz ki, o istemediğimiz şeyide böylece kendimize çekmiş oluruz. Önemli olan aynanın buğulu olması değildir, sizin berrak bakabilmenizdir. Bakış açısı ve anlayışı geniş bir insan her olan şeyin olması muhtemel yani doğal bir şey olduğunu anlar ve üstünde durmaz. Eleştiren, yargılayan, nasihat eden insan tam olarak bilmeyen ya da bildiğini tatbik edememiş kişidir.

 

Siz bazı şeyleri öyle derine itersiniz ki, sizde olmayan bir özelliği nasıl olurda karşımdakine yansıtmış olabilirim diye düşünürsünüz. Özetle şunu söylemek gerekir ki; her şey ama her şey (her türlü iyilik ya da kötülük) insanda potansiyel halde vardır. Bazı özelliklerimizin kötü olduğunu ya da zayıflık olduğunu düşündüğümüzden bastırırız ve kendimize aslında ben öyle biri değilim karşımdaki yanılıyor deriz. Bizler o denli istemediğimiz şeylerden kaçarız ki, kendimizde de bu özelliğin (diğer özellikler gibi) olduğunu/olabileceğini yadsırız. Ve kendimizi buna inandırdığımızda, dışardaki insanların gördüğü bu kusurları göremeyiz.

 

Sonuçta herkes, herkese ayna olur. Ayna olarak belki de karşınızdaki kişinin, bastırdığı-derinlere ittiği- kendinden bile sakladığı o huylarını, davranışlarını ya da duygularını gözler önüne serersiniz ve bu şeyler karşınızdaki kişinin hoşuna gitmediğinde suçlanırsınız. Aslında en yüksek boyuttan durumu ele aldığımızda görülen o ki; suçlanacak kimse yoktur. Birisini suçladığınızda o kişinin size ayna olduğunu sizi yansıttığını farkedecek ve böylece hoşunuza gitmeyen şey için karşınızdaki kişiyi suçlamaktan vazgeçip onun af dilemesini beklemiyeceksiniz. Çünkü yaşanan hadise kişilerin karşılıklı ayna olma durumundan ve birlikte yaratımlarından kaynaklanacaktır.

Kahin1980

28/5/2006

Gerçeginizi, Sartlanmalariniz Olusturur!

insan kendini bildi bileli bir arayis icersine girmis, kafasindaki sorulara cevap bulmaya calismistir. Ancak hatasi cevaplari kendi içinde degil, disarda aramasidir. Bazi kisilerde insanlarin sorularina cevap vererek kendi dogrularini o kisilere yansitmislardir. Alinan cevaplarin dogru olduguna inanan kiside, sorgulama-arastirma-ögrenme arzusunu zamanla yitirmis ve kendisine söylenenlerin gerçek! olduguna sartlanmis ve hayat binasini bu sözde dogrularla insaa etmistir. Bireyde meydana gelen kaliblasmis dogrularda, kisinin mantigini ve kisiligini belirlemistir. Kaliblasmis dogrularda, zamanla o toplumun realitesi (gercegi) haline gelmistir.

 

Beyin, neye inaniyorsa... o inandigi bilgileri dogrular cinsten seyleri görür, inanmadigi ya da bilmedigi bir seyi görme ve algilama yetisine sahip degildir. Gözler, insanlarin kameralaridir. O kameralar görüs alanindaki her seyi görebilmesine ragmen, beyin herseyi algilamaz! insan ancak neye sartlandiysa, inandiysa onu görebilir, daha fazlasini degil!!!

 

Hipnoz teknigi ile insanlar rahatlikla istenilen kosullandirma altina alinabiliyorlar. Aciyi duymuyacagi söylenen hipnoz altindaki kisinin ameliyati, kisi bayiltilmadan yapilabiliyor ve hiçbir aci duymadigi anlasiliyor! Hipnoz edilen bir kisiye istediginiz davranista bulunmasini sagliyabiliyor, hatta kendisinin köpek, kedi... gibi hayvan olduguna bile inandirabilirsiniz! Bu nasil oluyor dersiniz? Tabii ki beyin etki altina, sartlanma altina alinarak. Bu da bizim su soruyu sormamiza neden oluyor: Ya bizim gerçek oldugunu düsündügümüz seyler, bize sartlandirildiysa... ve biz de bunlarin dogru olduguna inandigimiz için gerçek olduklarini düsünüyorsak... Ya beyin; biz ona ne telkin ediyorsak onu yerine getiriyor ve neyi algilamak istiyorsak, onu algilamamizi sagliyorsa? Bu sorulara kim cevap verecek? Herseyi bildiklerini iddia edenleri mi dinleyeceksiniz, yoksa cevaplari kendi içinizde mi ariyacaksiniz?

 

Saygilar

Kahin1980

 

 

20/4/2006

Aşk; duygusal bir bağımlılık hastalığıdır!

Aşk; kuşku, kıskançlık, güvensizlik, tutku ve sahiplenme gibi yapay duyguların kişide meydana getirdiği bir tür duygusal bağımlılık hastalığıdır. Aşk, korku temelli düşüncelere dayanır. Bu yüzden negatif enerji ile beslenir.


Aşk bencildir; partnerinize bir şey olduğu zaman ya da o kişiden ayrıldığınızda, ''ben şimdi ne yapacağım'' dedirtir.

Aşk; egonun meydana getirdiği yapay duygular yumağıdır!

Aşk; karamsar insanların düşüncelerinin bir nevi duygusal sonucudur.

Aşk; sevgiyi bilmeyenlerin bildiği bir şeydir!

Aşk; sigara gibi, eroin gibi bir tür bağımlılıktır: başlaması kolay, bırakması zor.

 

Saygılar
Kahin1980

12/4/2006

Ayırtetme Yeteneğinizi Kullanın!

Her bilgi doğrudur, çünkü doğru özneldir! Bilgiyi saptıran, değiştiren, etrafında örgütler kuran, öğretiler oluşturan insanoğludur.

 

İnsanoğluna verilen özelliklerden biride şüphedir. Şüphe sayesinde insan, gelen bilgiye inanmamayı seçebilir. Acabalar içinde yaşayan kişi, kendisi için yeni olan bilgiye şüphe ile bakar. Bunun sebebi güvensizliktendir. Hemen sorgulama başlar: bu bilgiyi kim verdi, ya bu kişi bizi kandırmaya çalışıyorsa, onun söylediklerinin doğru olduğunu nasıl bilebilirim? Ama aynı kişi bazı bilgileri, çocukluğunda kesin doğru olarak aldığı bilgilere uygun olduğu için, kayıtsız şartsız kabul eder. Kendisine bu bilgileri neden kabul ediyorsun diye sorduğumuzda, ''bana mantıklı geliyorda ondan'' diye bir yanıt alırız. Yani; çocukluk çağında aldığı bilgiler kişinin, inşaa etmekte olduğu yaşam binasının temelini oluşturuyor. Nasıl şüphe önyargıyı doğrurursa, inanç da ön kabulü doğruyor!

 

Bir bilginin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu nasıl anlayabiliriz?

 

Tek bir gerçek olmadığı ve insanlar nasıl bir realitede yaşamak istiyorlarsa öyle bir yaşam içersinde olacaklarından/olduklarından, bilgiyi kendilerine sormalıdırlar. Çünkü, herkesin kendine has bir gerçeği vardır.

 

Yapmanız gereken şey: gelen bilgiyi, şüphe süzgecinden geçirmeden önce, onu varlığınıza almak, kendi içinizde değerlendirmektir. O bilgi sizde nasıl bir his uyandırıyor. O sizi mutlu ediyor, kalbinizin atmasını sağlıyor mu? İçinizden evet evet, bu kesinlikle doğru diyormusunuz. Eğer varlığınız o bilgiyi sevinçle karşılıyor ve kabul ediyorsa, işte o sizin doğruduzdur, sizin mantığınıza uygundur!

 

Bilgiyi yargılamadan, kabul edin demiyorum; yargılamadan anlamaya çalışın, diyorum. Önce bir dinleyin, anlayın. Sonra o bilgi ile ne yapacağınız size kalmış!  

 

Saygılar

Kahin1980

9/4/2006

Sevgi Ve Cinsellik

Sevgi; koşullara bağlı olmayan, atomlarımızı bir arada tutan kozmik yapıştırıcıdır. O kalpte bulunmaz, beden tarafından da üretilmez! O varlığımızda boyutlar arası olarak bulunmaktadır. Kalbimiz, duygusal merkezimizdir ve sevgiyi kalbimizde hissetmemizin sebebi budur. Sadece tek bir sevgi vardır, o da: koşulsuz sevgidir. Sevgi durumlara ve şartlara göre değişiklik göstermez. Anne, yavrusuna nasıl koşulsuz bir sevgi hisseder, her durumda onun yanında yer alıp şefkatini eksik etmezse, biz de birbirimize karşı öyle bir sevgi duymalıyız, çünkü; normal olan bu! Eğer hissettiğiniz sevgi, benim anlattığım gibi değilse, o zaman siz daha sevgiyi tanımamışsınız demektir! Deneyimlediğiniz yani sevgi olduğunu düşündüğünüz duygu; sahiplenme duygusu ya da bağımlılıktır/tutkudur. Cinsellik ise; sevginin ifade edilme biçimidir, Makro BİR'liği deneyimlemek için insanlığa verilmiş en büyük, en güzel hediyedir! Cinselliğin amacı; üremeyi teşfik etmek değildir. Hayatı tüplerde de yaratıyorsunuz ama, 70-80 yaşlarına kadar -çocuk sahibi olma yaşını geçtikten sonra bile- bu deneyimi yaşamayı sürdürüyorsunuz. Cinsellik sanıldığı gibi bedenlerin değil, ruhların sevişmesidir, birleşmesidir. İkiliği bir yana atmak ve BİR olmaktır, bu deneyimin amacı budur! Yoksa; '' hormanal bir dürtü sonucunda bedensel ihtiyacı giderme eylemidir'' gibi bir tanım, çok basit ve eksik bir tanımdır. Bizler beden aracını kullanır, hisleri ruhumuzda depolarız! Cinsellik sadece bedensel bir eylem değil, zihinsel ve ruhsaldır da!

 

Son söz olarak şunları söylemek istiyorum: Açık olun! Ruhunuz sizi nereye götürüyorsa oraya gidin, sevgiyi takip edin. Sevin ve sevilmenin hazzını yaşayın. Ruhsal deneyimlere zihinsel engeller koymayın! Sizler ruh-beden-zihin olarak yaşayan 3 boyutlu varlıklarsınız. Buna bir de sevgi boyutunu ekleyin. Unutmayın, sınırları siz koyarsınız, Tanrı sadece gözlemcidir. Sevgiyle kalın...

 

Saygılar

Kahin1980

8/4/2006

Fizik Yasaları

Evrende madde, dünyadaki gibi fizik yasalarına uyarak hareket etmek zorunda değildir. Varlıklar, madde üzerinde her türlü etkiyi meydana getirebilecekleri için, çoğu yasa gerçekliğini yitirir.

Dünya da yasalar, toplum bilinciyle meydana getirilmiştir. Fizik yasaları kabul gören varsayımlardır; düşünceler kalıplaşarak insanların realitesinde '' VAR '' duruma gelir. (Öyle olduğu sanılır). Düşünceler ve inançlar değiştiği zaman bu '' yasa '' dediklerimizin sadece dünyevi illüzyonlar oldukları anlaşılacaktır.

'' Yaratmak '', istek ve inancın kaynaşmasıyla olur. Fizik yasaları gibi birçok şey; insan denilen varlığın düşünce gücüyle meydana getirilmiştir.

Esasta, evrende tek bir yasa vardır. Bu da: BİR'in Yasasıdır. Bu yasaya göre herşey birdir. Görünen ve görünmeyen herşey, Olan'ın (Tanrı'nın ) sonsuz sayıdaki yansımalarıdır.

Bu yasadan doğan en önemli yasalar: Sevgi yasası, Neden-sonuç yasası ve Karışıklık yasasıdır.

 

Saygılar

Kahin1980