« Önceki |

26/7/2008

Dua ve Yaratma

 Ben doğruluğuna inandığım ve bir çoğunu da kendi deneyimlerimden öğrendiğim, dinde de yer alan bazı olgulara burda tekrar yüzeysel olarak değineceğim. Belli bir kalıp içinde olacağından daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

Dua ve Yaratma

Dua; bir çok insanın Tanrı'ya isteklerini bildirmek amacıyla yapılan sözlü bir eylemdir. Bu eylem, insanlar tarafından yanlış anlaşıldığından dualarımız kabul edilmedi olarak algılanır. Ancak bir çok kişi nasıl dua etmesi gerektiğini bilmiyor. Allah insanların dualarını dinleyip duruma göre karar verip onlarını isteklerini yerine getirmez. O'nun sistemi vardır ve buradan ayarlamalar otomatik olarak yapılır. Bu bir kanundur.

Dua, istek duası değil, şükür duası olduğunda o arzu edilen yerine getirilmiş olur.

Yaratma ve dua kavramları aslında birlikte ele alınmalıdırlar. Çünkü, dua da bir nevi yaratmadır. İnsan isteklerine Allah aracılığıyla değil kendi aracılığıyla kavuşur. Çünkü Tanrı gözlemcidir. 

Yaratmanın bir yolu da şükretmedir. Allah'ım bana şunu bunu ver dediğinde, bu sen de o şeyin olmadığı anlamına gelir ve otomatik sistem sende olmayan bir şeyi sana vermez. Allah'ım şunun için sana şükürler olsun dendiğinde ise, o şeyin sende olduğu anlaşılır ve böylece o şeyi kendine çekmiş olursun. Anlaşılacağı üzerine dua bir tür yaratım aracıdır. Ve bolluk bilincinden kaynaklanan dualar gerçekleşir. İhtiyaçsız olduğunu bilen insan, o farkındalık içinde olan insan, her şeye sahiptir. Ve bu isteklerine bir düşünce kadar uzaktır.

Yaratma, çekim yasası ile de gerçekleştirilir. Düşünce, duygu ve imgelemeyle isteklerimizi hayatımıza çekebiliriz. Bunun için istediğimiz şeyi düşünmeli gözümüzde canlandırmalı ve gerçektende istediğimize sahip olmuş gibi bir duygu içinde olmalıyız. O zaman bu istediğimize kavuşmuş oluruz. Bu yöntemlere ragmen insan yine de isteklerine kavuşamayabilir. Çünkü; eğer bunları yaparken, içinden boşuna yine hiç bir şeye sahip olamayacağım derse, yaratım yine o kişi tarafından durdurulmuş olur. Bunun için yaratım için gerekli olan en önemli iki şey: Saf istek ve saf inaçtır.

Saf istek; isteğimiz şeye, hayatımıza çekmek isteğimiz duruma, karar verip hiç bir şekilde bundan vaz geçmemektir. Yani kararsız olmamalı ve isteğimizi yinelemeliyiz. Ayrıca yüksek sesle '' istediğim şeye sahibim ve bunun için çok mutluyum, şükür olsun'' demekte yaratımı hızlandıracaktır.

Saf inanç; her ne olursa olsun bu isteğimizin gerçekleşeceğine olan inançtır. Acaba ya da belki gibi bloklayıcı kelimeler bu isteğimizin yerine gelmesini engeller. Onun için kalpten bunun gerçekleşeceğine iman etmek gerekir. ''Biliyorum bir gün bu istediğime kavuşacağım'' gibi cümlelerde yaratımı hızlandıracaktır.

Ben kelimesi yaratım işleminde çok güçlü bir anahtardır. Ben böyle olacağını biliyorum, Ben başaracağıma eminim gibi cümleler, çok güçlü bir şekilde yaratımı hızlandırırlar.

Dua yoluyla bir şeyi yaratmak (kendimize çekmek) istediğimizde istiyorum kelimesi yerine seçiyorum kelimesi daha doğru olacaktır. Örneğin Ben başarıyı seçiyorum ya da Ben çok para kazanmayı seçiyorum bunun için şükürler olsun, denmelidir.

Yaratmak, insana verilen en büyük özelliklerden biridir. Ancak insan kendini aciz gördüğü sürece bu yeteneğini bilinçsiz kullanmaya devam edecektir.

Saygılar
Kahin1980

21/7/2008

Kader mi? İrade mi?

Kader ve irade kavramlarını ele aldığımızda bir çelişki varmış gibi görünür, ancak yoktur. Sadece yanlış yorumlamaktan kaynaklanır bu.

Kader denince çogu kişinin aklına, sanki bizler birer andoroit ya da ipleri yüce bir varlıkta olan kuklalarmışız gibi gelir. Ancak tam olarak böyle değildir.

Kader konusunu ele alırken Allah'ın sıfatlarına bizimde nail olduğumuzu göz önüne almamız gerekir. Çoğu kişi Allahın sıfatlarına sahip olduğumuzu söyler ancak yaratma gücü sadece O'na hastır diye yorumlanır. Ancak 'yaratmak' düşünceyi yönlendirebilen ve içine duygu katarak imgeleme yapabilen herkes için doğal bir durumdur. Hayatımızda çoğu zaman kendimiz için bir çok şeyi yaratırız ancak pek farkında değilizdir bunun.

Bizler birer yaratıcıyızdır. Bunu da duygularla, düşünceyle ve imgelemeyle yaparız. Kendi irademizle istediğimiz geleceği seçebiliriz. İster vezir ister rezil olabiliriz. Ne istersek o hayatı yaşayabiliriz. Buna çekim yasası da denir. Ve özgür iradeyle hayatımıza yön veririz.

Kader olgusuna gelince durum şöyledir: Bizler kendimiz için hangi geleceği yaratıyor hangi şekilde yaşamayı seçiyor olursak olalım, Tanrı tüm seçimlerimizi ve sonuçlarını bilir. Bu yüzden kaderimizi yaşamız oluruz. Bir de dünyaya gelirken yapmış olduğumuz anlaşma gereği, belli dersler ve diğer insanlarla ortak yaratımda bulunmak için, kendi oluşturduğumuz ortak senaryolar vardır. Zamanı gelince de içsel yönlendirmelerle ve kendi seçimimizle bu senaryoları yaşarız.

Allah'ın belli bir sistemi vardır ve herşey otomatik olarak buradan yerine getirilir. Yoksa Tanrı duruma göre karar verip insanın kaderini yok vaz geçtim şöyle olsun demez. O genelde gözlemcidir. Yaratıcılık işini ise bizler aracılığıyla gerçekleştirir.

Sonuçta seçtiğimiz her şey bizim kaderimizdir, özgür irade ile neyi seçersek seçelim bu Tanrı için istenmeyen bir şey değildir ve O'nun için her şey mükemmeldir.

Kahin1980

30/7/2007

Dinlerde Hiç Bir Bilgi Yeni Değildir?

 

Muhammedin sancagi yani Râye si siyahti, Livâ si ise daha kucuk ve beyaz'di. Ama kendi asiretinin rayesi yani bayragi beyazdi ve hilal sembolluydu. Sancak ve bayrak ayri seylerdir. Sancagi ulkeler bayrak olarak alamaz. Medineye gelip müslüman olduğunu bildiren Sad b. Malik el-Ezdi adındaki bir kimseyi Resulullah (s.a.s)in kabilesine başkan atadığı ve ona üzerinde beyaz bir hilalin bulunduğu siyah renkte bir raye(bayrak) verdiği bilinmektedir. Camilerin minarelerinde hilal şekli vardır. Oruç ve hacca gitme zamanları ay takvimine göre belirlenir. Üç aylar olarak geçen aylar (Ramazan, şaban ve ...) da ay takvimine göredir. Kutsal geceler ve kandillerde ay takvimine göredir. Namaz vakitleri de, ay'a göre ayarlanır. Hilal muhammed devrindede sembol olarak kullaniliyordu.

İslamda AY'a, diğer dinlere kıyasla daha çok önem verilmiştir. Bunun ardında yatan gerçek nedir?

Arabistanda, islamiyetten önce iki tanri vardi. Birisi disi yani gunestanrisi, digeri ise erkek yani aytanrisi(Allah=Al-ilah).
Anlatildigina gore bu iki tanri evlenmis ve uc tanri cocuk olmus.
Bunlara Allahin kizlari denilmis, isimleri ise Allat, Al oza ve Manat'dir. Arabistanda, İslam öncesi toplumlar puta tapıyorlardı. Bu taptıkları baş putlar; Al oza, Manat ve Allat'tır. Allat kelimesi aynı zamanda Allah diye yazılıp Allat diye okunmaktadır da. (Araplar üç tane h harfi kullanırlar) Ortadogu arastirmacisi Alfred Guillaume Arapcada Ay tanrisinin adlarindan birinin ALLAH oldugunu ispatladı. Tek tanrili din sadece erkek olarak nitelendirilen Ay tanrisi Allaha tapmaktir. Muhammed erkek tanri olan Allaha muritlerinin tapmasini istemis. Unutmayalimki Muhammed bir sabii dir. Kisacasi Muslumanlarin taptiklari Allah incilde ve tevratta bahsedilen Allah degildir. Erkek olan Aytanrisidir. Diger acidan yani tarihsel acidan bakilirsa o donemin arabistaninda cok tanrili inanclari gorulur, bunlardan biride havadaki gorunen nesnelere yani aya, gunese, yildizlara tapan sabii ler gelir, muhammedde bu inancin bir elemani idi ve bu inancla buyudu. Muhammed peygamber de, ordaki tanrının, islamın tanrısı olduğunu söyledi. Zaten kendi tanrılarına inanan arapların da, böylece islama geçişleri daha kolay oldu.

Muhammedin AY' i sembol almasi muhammedden onceki safhaya denk gelir. Sabii inanisinda yildizlara tapilirdi. Muhammedin tek tanrili dinler hakkinda bilgi aldigi kisiler ise yahudilerdir. Muhammedin ibadet aninda Kaba denilen ve islami cevreler tarafindan Allahin öpüp yeryuzune gonderdigi tas olarak bilinen Hacar al-esved olarak'ta adlandirilan tasa yonelmesidir. Bu da yapildi. Unutmayalimki Sabiilik baska sey putpereslik baska seydir. Her ikisinin ortasi ise o kara tasa saygi gostermektir. Peki tanri ne olacakti? Incil tanrisi JAHVE olamazdi, olsa olsa Mekke ve cevresinin inandigi ve taptigi AL-ILAH olurdu ve oylede oldu.

 

 

 

Müslümanlıkta namazı Muhammed, Cebrailden öğrenmiştir, denir. Hatta bizzat Cebrail nasıl kılınmasını gerektiğini şekil olarak da göstermiştir, denilir. Önceleri 50 vakitken, Hz Muhammedin yüksek ricaları üzerine 5 vakite indiridiğini de söylerler. Demek ki, İslamiyetten önceki bazı kavim/kavimler nereden öğrenmişlerse, namaz kılıyorlardı. Çünkü 5 vakite indirildi derken, 50 vakit kılanlar varmış ki 5 vakite indirilmiş. Ve bu vakitler ilginçtir ki, güneşe göre ayarlanmıştır. Hicri takvimi (ay takvimi) kullanan Araplar, neden namazlarını da Ay'a göre kılmıyorlardı? Yoksa Namaz denilen dinin direği olan ibadet, pagan (güneşe tapan) bir kavimden; SABİLİLER'den mi alınmıştı?

Muslümanlık yayılmadan önce, İslam dini ile önceki inanç sistemleri birleştirildi. İslam gelmeden önce halk puta tapıyordu. Ay'a önem veriliyordu. Hatta Ay tanrısı (Allah) direkt islamında tanrısı oldu. M.Ö. 2800 lü yıllarda Arabistanda Ay tanrısına ALLAH deniyordu. (Ay tanrısının adı: Allat'tır. Ancak araplarda üç tane h vardır. Yani ay tanrısı Allah şeklinde yazılıp Allat olarak okunur.) İslamiyet gelmeden önce abdullah, nurullah gibi isimler vardı. Hatta bizzat Hz muhammedin babasının adı abdullah idi. Abd-ul-allah: anlamı Allah'ın (ay tanrısı) kulu demektir. Buradanda İslamiyet gelmeden Allah isminin bilindiği görülmektedir.

Namaskar, bir yoga kolu ve anlamı şudur:güneşe selam demektir ve dahi selam etmektir* Ay takvimi kullanan bir ulus, ibadetlerini güneş vakitlerine göre yapıyorlardı. Ve yoganın kollarından biri olan namaskar'ın anlamı: güneşe selam demekti. Anlaşılan Muhammed peygamber namazı hintli bir tüccardan öğrenmişti. (Namaz ve namaskar kelimelerinin yazılışlarının birbirine benzemesi sizce tesadüf mü?)


Sonuç olarak;
Dinler de hiçbir bilgi yeni değildir. Bütün dinler bir önceki inanç sistemlerini içeren öğretilerle karışmış ve yeni bir din doğmuştur. Hristiyanlıkta haç sistemi, ilk paganlar tarafından kullanılıyordu. Peygamber ve dini yayan kişiler, halkın bilgilerini çöpe atıp yeni inançları insanlara kabul ettiremezlerdi. Onların inanç sistemiyle yeni gelen inanç sistemini bir potada erittiler. Ve bu dinlere Hristiyanlık, Musevilik ve Müslümanlık dendi.


*Namazkar'ın anlamı: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=10982180
Not: Bir tür Yoga olan Surya Namaskar Hakkındaki bilgiye şu siteden ulaşabilirsiniz:
http://www.kitapyurdu.com/arama/default.as...ctly=ON&satis=2


Saygılar
Kahin1980

21/5/2006

Tanri mükemmel midir?

Tanrı; sonsuz ve sınırsızdır.
Tanrı'nın ulaşmaya çalıştığı bir zirve yoktur.
Mükemmellik bir tanımlamadır,
Tanımlar ise sınırlı varlıklar için kullanılır.

Tanrı'nın insana ihtiyacı mı vardı?
Tanrı mükemmelse ihtiyaçsız olmalı değil mi?
Ama insanı yarattığına göre ihtiyaç duymuş.

Mükemmellik ulaşılması gereken en son yerdir.
Tanrı devinimdir, sürekli değişir, ulaşmış olduğu bir mükemmelik içinde olamaz.

Tanrı devinim ise,
Devinen sürekli değişen bir şey, mükemmellik sınırı içinde olabilir mi?

Saygılar

19/5/2006

Uzaylilardan Vahiyler

İslam kitabını incelerseniz erkeklere daha çok önem verilmiştir. Kadın ikinci plana atılmıştır. Erkeğe daha çok imtiyaz tanınmasinin sebebi; Arap toplumunun erkek egemen bir topluma sahip olmasindandir.
Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen bir ulusu nasıl yola getirebilirsiniz? Eşitlik nedir bilmeyen bir halka, oturup eşitlikten söz edilemezdi. Nasıl olsa onlar zorla da olsa kadınlarını yola getireceklerdi. Hele bir gelmesinler, yapılan zorbalığı siz hayal edin! O zamanlar kadın için erkeğinin bir sözü kanundu.

Gönderdikleri kitaplarda kendilerinden uyaricilar ve müjdeleyiciler olarak bahsettiler. Kendilerini gizlemek istemiyorlardi fakat insanlarin bilinci sebebiyle -bilinç istenen seviyeye gelene dek- (kiyamete kadar) direkt temas kurmuyorlardi. Çünkü öyle yapsalardi su durumlar meydana gelecekti: ''korkudan ölmez, şaşkınlıktan bayılmazlarsa, tapınma eğiliminde olacak ve ona/onlara kurbanlar keseceklerdi. Onlar kendilerini Tanrı olmadığını söyleseler bile, bunu anlatamayacaklardı. '' Bu sebeple sectikleri insanlar kanaliyla, kendi halklarina bilgiler vermeye ve böylece kiyam (uyanma-suurlanma) dönemine insanlarin girmelerine yardimci olmaya karar verdiler. Ögretilerini anlatmalari icin her toplumdan bir elci tayin ettiler. Bu ögretilerin amaci öncelikle Tanri bilincini ekmekti.

Cahil bir toplum ve zorba bir halktı Araplar. Bunlar nasıl yola getirilebilinirdi. Düşünüldü taşınıldı ve kutsal bir kitap indirilecek ve saf/temiz kapli biri aracıyla insanlara sunulacaktı. Amaç o toplumun bilinçlenmesiydi. Ayetler de amaca yönelik olarak indiriliyor ve insanlara öğretiliyordu. ilk gelen ayet ''OKU'' idi. Çünkü; bu toplumda okur-yazar orani cok düsüktü. Ve insanlar sadece bedensel ihtiyaclari gidermek için yasiyorlardi. Araplar, jeopolitik konum nedeniyle suya; sehvetlerine olan düskünlükleri sebebiyle de genç kadinlara ilgi ve ihtiyaç duyuyorlardi. Bu sebeple daha önce de kullanilan ödül-ceza sistemi devreye alindi. Ve insanlara Tanri'ya ibadet etmeleri durumunda cennette gidebilecekleri söylendi. Cennette neler mi vardi? Büyük vahalar, şaraptan ırmaklar, gögüsleri yeni tomurcuklanmış iri gözlü huriler... İnsanlara, nabza göre şerbet veriliyordu. Pekii İbadetleri yerine getirmezlerse ne olacaktı? Bu da düşünülmüştü; insanların en zayıf noktası olan ''KORKU'' dan yararlanıldı. İnsanlar ateşten korkuyordu. Ve hemen bir cehennem senaryosu hazırlandı. Eğer Tanri'ya ibadet etmez, onun gönlünü hoş etmezlerse ateşe atılıp cayır cayır yanacakları bildirildi. Bu seferde cezayla sonuca vardılar. Ödül-Ceza sistemi çok işe yaradı. Ve insanlar amaca yönelik çalışmaya başladılar.

Bu varliklarin amaci; ''din'' dedikleri bu öğretiyle insanları, kıyamet dedikleri döneme kadar bilinçlendirmek, sonra da onlarla kucaklaşmaktı. Daha önce de bu ödül-ceza sistemini kullanmış ama zamanla insanlar, o yoldan çıkmışlardı. Bunun üzerine tekrar tekrar peygamberler gönderdiler. Ancak dünyanın hangi bölgesine peygamber gönderildiyse ya öldürüldü, ya işkenceye maruz kaldı ya da kendi türü tarafindan deli olarak gösterildi. Nihayetinde buna bir son vermeyi ve adına İslam dedikleri, koşullara göre biraz değiştirilmiş ancak amaca uygun olması için daha önceki dinlerde geçen Ödül/Ceza sistemi yine devreye alınarak, yeni din meydana getirildi. Herşey yine usule uygun devam ediyordu. Ne var ki insanlar yine sapıtmaya devam ettiler. Fikir ayrılıklarına düştüler. Böylece meshepler doğdu. Artık insanlara vaat edilen güne kadar karışılmayacaktı: kıyamet gününe kadar...

Bu varliklar kiyamet denilen döneme kadar, gözcüler olarak insanlarin gelisimini incelediler. Ve onlar simdi tekrar etkilesim halindeler. Çünkü; vaadedilen günler yaklasti ve içinde bulundugumuz dönem kiyamet dönemi yani bilinçlenme-suurlanma cagi, inançlarin bilime dönüstügü çag... Artik insanlar bilmeye basliyor, çünkü bilinçlendiler, derin uykularindan uyaniyorlar. Bu varliklar da bu dönemde bos durmuyor, medyumlar araciligiyla insanlari bilgilendiriyorlar. Yeni bir akim doguyor. Artik dönem, vaad edilen dönem oldugu için dinlerin de sonu gelmis bulunmakta!

Sonuç: Bilinç ekini, dünya tarlasina ekildi, din ile sulandi, alimlerce beslendi. Ve dönem hasat dönemi! Bu dönemde dünya tarlasinda istenmeyen ayrik otlarida bitti. Bu otlar tarladan sökülüp atilacak, verimli ekinlerin tohumlari ise yeni tarlalara ekilecek.

Saygilar
Kahin1980

15/4/2006

UYARICILAR

Hiç kuşkusuz biz uyarıcılarız. ( Duhan 3 )

-Hiç kuşkusuz biz resuller (peygamberler) göndeririz. ( Duhan 5 )

-Rabbinden bir rahmet olarak. ( Duhan 6 )

 

Bu ayetleri düzgün olarak bir araya getirirsek, sizinde göreceğiniz gibi şöyle olur:

 

'' Rabbinden bir Rahmet olarak hiç kuşkusuz biz, resuller göndeririz. Hiç kuşkusuz biz uyarıcılarız.'' ( Duhan 3-5-6 )

 

Şimdi burada biraz düşünelim. Allah'tan rahmet olarak bu biz denen varlıklar (uyarıcılar), peygamberler gönderiyor.

 

KİM BU UYARICILAR? CİN Mİ, İNSAN MI MELEK Mİ, YOKSA NE?

 

Kuran tefsirlerinin başında Hz Muhammedin ve ya başka herhangi bir beşerin (İnsanın) sözü bulunmaz denir. Kuran Allah kelamıdır denir. Bakalım Öyle mi?

 

Allahtan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ki ben, O'nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim. ( HUD 2, ZARİYAT 50-51)

 

Bu ayetlerde konuşan varlık kim? Allah tarafından gönderilmiş bir uyarıcıyım, diyor. O halde görüleceği üzere, Allah değil. Hani Kuran Allah kelamıydı. Hz Muhammet ya da başka bir peygamber konuşuyor desek, yine Allah konuşmadığından dolayı Allah kelamı olmaktan çıkıyor KURAN. Değildir, yanılıyorsun diyorsanız eğer; Peki o zaman kim bu Uyarıcı? MELEK Mİ ACABA?

 

-Elçilerimiz Lut'a vardığında onların yüzünden fenalaştı. ( HUD 77 )

 

Burda elçi olarak işaret edilen varlıklar, meleklerdir. Elçilerim denmiyor, elçilerimiz deniyor. Kimin elçileri, bizim elçilerimiz. BİZ KİM? -Hiç kuşkusuz Biz uyarıcılarız. ( DUHAN 3 ) Yani anlaşılacağı üzere Uyarıcıların görevlendirdiği meleklerden bahsediliyor. Biz Cebraili görevlendirdik gibi ayetlere de rastlarsınız. Demek ki bu Biz denilen Uyarıcılar, peygamber gönderdikleri gibi, peygamberlere de melek gönderebiliyorlar.

 

İlahiyat Prof. der ki: Allah kendine Ben demez Biz der.

 

Ama Kuranda Ben diye başlayan sayısız ayetler vardır.

 

Allah şöyle buyurdu:...... ( HUD 46, İSRA 63, MÜMİN 60...)

 

Madem Allah konuşuyor o halde ne diye Allah buyurdu deniyor. Görüldüğü gibi sözler Allah'a ait değil, Peygambere de ait değil, Meleklere de ait değil, UYARICILARA AİT.

 

O HALDE KİM BU UYARICI / UYARICILAR?

 

 

 ŞİMDİ GELELİM ŞU AYETLERE:

-Ben Cinleri ve İnsanları ( ... ) kulluk etsinler diye yarattım. ( ZARİYAT 56 )

-Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum. ( ZARİYAT 57 )

-Şüphesiz rızık veren O, güç ve kuvvet sahibi Allah'tır. (ZARİYAT 58 )

 

Burdaki ( ... ) olarak boş bıraktığım yere ( BANA ) mı yoksa ( ALLAH'A ) mı kelimesi gelecek, birlikte bakalım. Eğer '' bana '' kelimesini kullanırsak, Allah'ın Cinler ve İnsanları kendisine kulluk etmesi için yarattığını anlarız. Sonra ki ayette de diyor ki: Ben onlardan rızık istemiyorum. Şimdi burda düşünelim. Allah niye rızık isteme gereği duysun.

 

-Her şey O'na muhtaçtır. ( İhlas 3 )

 

Her şey Allah'a muhtaç olduğuna göre İnsanların ve ya Cinlerin Allah'ı rızıklandırması mümkün olur mu? Devamındaki ayette de diyor ki: ''Şüphesiz rızık veren Allah'tır. '' Yine bir çelişki meydana geliyor. Niye şüphesiz rızık veren benim demiyorda '' Allah '' diyor. Anlaşıldığı gibi ( BANA ) kelimesi kullanılınca bir çok çelişki meydana geliyor. O halde boşluğa ( ALLAH'A ) kelimesini yazarak okuyalım:

 

-Ben cinleri ve insanları Allah'a kulluk etsinler diye yarattım. ( ZARİYAT 56 )

-Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum. (ZARİYAT 57 )

-Şüphesiz rızık veren O, güç ve kuvvet sahibi Allah'tır. ( ZARİYAT 58 )

 

Bu '' BEN '' diye işaret edilen varlık, Allah'a kulluk etsinler diye, cinleri ve insanları yaratıyor. Karşılığında da rızık istemiyor, çünkü benim rızkımı Allah verir, diyor.

 

'' Yaratanların en yücesi ALLAH ne uludur. (Sureyi Hatırlamıyorum) ''

 

Evet görüldüğü gibi yaratabilen, demek ki başka varlıklarda var. Bu insanları ve cinleri meydana getiren BEN diye işaret edilen UYARICILARIN BAŞKANI.

 

O: Allemlerin Rabbi

BİZ: UYARICILAR

BEN:Uyarıcıların Başkanı

 

Saygılar

Kahin1980

14/4/2006

Yecüc Mecüc

Kuranda zulkarneyn adlı varlığın, azgın bir kavmi, erimiş bakır kullanılarak bir dağda hapsettiği ve rabbin günü gelene kadar bu insanların orda kalacağı bildirilmektedir. Zulkarneyn; aynı gün içinde seyahat ettiği araçla, birçok kavmi ziyaret etmiştir. Demek ki kendisi uçak gibi hızlı bir araçla yolculuk ediyordu. O devirde öyle hızlı giden bir taşıt olmadığı için, ruhsal varlıkların taşıtlarından biriyle yolculuk ediyor olmalıydı.

 

Yecüc-mecüc denen kavim başedilemez durumda olduğundan, kendileri, Zulkarneyn tarafından dağa hapsedildi. Pekii, bu kavim ne yapmıştı da böyle bir muamele görmüşlerdi. Bu yecüc-mecüc denilenler kimlerdi?

 

Tarihte; Hunlular olarak bilinen uygarlık, diğer uygarlıklar için büyük tehdit oluşturuyorlardı. Çinliler, bu uygarlık yüzünden, -şimdi uydu aracılığla bile görünebilecek büyüklükte- bir set inşa etmişlerdi. (Çin setti). Setin uzunluğu kilometrelerce uzunlukta ve metrelerce yükseklikteydi. Hunlular, avrupaya yönelince büyük bir göç başladı. Tarihte kavimler göçü olarak bilinen bu olay, Hunluların nasıl bir uygarlık olduğunu gösteriyordu. Hiçbir kavim Hunlularla başedemiyordu. Pekii ne oldu da bu kavim birden ortadan kayboldu? Hangi uygarlık, Hunluları tarihten silmeyi başardı?

Hun imparatorluğu, batı ve doğu Hun olmak üzere bölündü. Batı Hun imparatorluğu, bilindiği gibi yıkıldı. Doğu Hun imparatorluğu ise, birden ortadan kayboldu. Tarih kitaplarında; Doğu Hun imparatorunun hanının, bir çinli prensesle evlendiği sonucunda da, Hunluların asimile oldukları, şeklinde anlatılmıştır. Pekii gerçekten böyle mi olmuştur? Koskoca imparatorluk, dünyayı tir tir titreten ulus böyle basit bir şekilde yok olmuş olabilir mi?

 

''Yecüc-mecüc'' kelime anlamıyla ufak-tefek demektir. Kısa boylu insanlar için eskiden bu terim kullanılırmış. Çin ve Moğalistan dolaylarındaki insanlar, bilindiği gibi kısa boyludurlar. Bu iklimden kaynaklanmaktadır. Hunlularda, bu bölgeleri yurt edindikleri için, onlarda doğal olarak Çinliler gibi kısa boyluydular.

 

''Nihâyet iki sed arasına ulaşınca, onların önünde hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu. Dediler ki: Ey Zülkarneyn, Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar.''

 

Bu ayete dikkatinizi cezbetmek istiyorum. Çünkü bu ayette; setten, yecüc-mecücten (ufak-tefek) ve bozgunculuk yapan bir kavimden bahsediliyor. Hunlular; bulundukları coğrafyadan dolayı kısa boyluydular, bu yüzden kendilerine yecüc-mecüc deniyordu. Bulundukları zaman içersinde o kadar bozgunculuk yapıyorlardı ki, Çinliler kendilerinden sakınmak için dünyaca meşhur Çin settini yapmak durumunda kalmışlardı.

 

Sonuç: Bozgunculukları hadsafaya geldiğinden Zulkarneyn vasıtasıyla, rabbin günü gelene kadar, hapsedilmiş olan Yecüc-mecüc kavminin, Hunluların kavmi olması muhtemeldir

7/4/2006

Dinlerin Toplum Üzerindeki Etkileri

İnsanların çocuk çağda aldıkları bilgileri, içinde bulundukları toplum tarafından da zamanla kalıplaşarak inanç haline gelir. Bu inançlar, bireyin ilerde toplumdaki konumunu belirler. Eğer birey, toplumun ahlak yapısına, teolojilerine göre hareket ediyorsa, '' normal insan olarak '' tasvir edilir ve o kişi '' doğru '' bir hayat yaşıyor, denilir. Ama bu öğretilerin, kalıplaşmış bilgilerin (İnançların) etkisine girmeyen kişiler ise o topluma göre '' yanlış '' tır. Kendi gerçeklerine uymayan düşünceler kabul edilmez ya da saçma bulunur; böyle düşünen insanlar '' anormal '' dir onlara göre. Neyin normal, neyin anormal olduğunu kim söylüyor; toplumlar. Toplumlar neye dayanıyor; kendi inançlarına. İnançlar neye dayanıyor; kabul edilmiş düşüncelere!

 

İşte insanlık gerçekliği tam olarak bilinmeyen, sadece varsayımsal olarak kabul gören düşüncelere inanıyor ve onu gerçek sanıyorlar. Ona göre de teolojilerini, ahlaki tutumlarını belirliyorlar.

 

Neye inanırsanız o sizin gerçeğiniz haline gelir.

 

Günümüz insanının hayatındaki değerleri, toplumları, her türlü mantıksal çıkarımları din öğretilerine dayanıyor, hatta hissettiğiniz çoğu duyguda!

 

Ailelerimiz tarafından teolojik düşünceler bize bildirilir. Anne ve babamız bunların gerçek olduğunu ve hayatımızı ona göre idame etmemiz gerektiğini söylerler. Onlara hemen inanırız. Neden yalan söylesinler ya da neden bizi kandırmak istesinler ki? Onun için bizi yetiştirenlerin sözlerini gerçek kabul ederiz ve benimseriz. Halbuki onlarda bu gerçekleri, kendi anne babalarından öğrenmişlerdi. '' Doğru '' olarak kabul ettikleri içinde bize anlattılar. Ve zamanla tüm dünya bu teolojilerin sistemini gerçek kabul etti. İşte bu yüzden hastalık ve ölüm var; işte bu yüzden sefalet içinde yaşıyoruz; işte bu yüzden hayatta kalmak için öldürmeliyiz! Bu değerlerimiz bizi yetiştirenler tarafından verildi. Şu zamana kadar da pek sorgulayan olmadı. Acaba bize anlatılanlar gerçek mi? Gerçeği mi yaşıyoruz? O halde neden mutlu değiliz?

İnsanlık bu öğretilerle yaşadıklarında, edindikleri deneyimlerle şu sonucu çıkarmaya başladı: Hayat acımasızdır. Bizler gerçeği değil, dinlerin gerçeklerini deneyimliyoruz. Dindar olalım ya da olmayalım, insanlığın içine düştüğü bu durum, ona inandığımız için bizim realitemiz haline geliyor. Artık bunlara son verme zamanı geldi. Her olumsuzluğa dur diyebiliriz; içimizdeki güçle.

 

 

Teolojilerin duygularımızı, değerlerimizi hatta benliğimizi bile değiştirdiğini söyleyebilirim. Dinler; deneyimlediğimiz duyguları, bastırmamız gerektiğini söyledi. Her anne-baba da, çocuklarını yetiştirirken duygularını bastırdı. Halbuki bu duygular doğal duygulardı. Bunlar; özenme duygusu, sevme duygusu, korku duygusu, öfkelenme duygusu, cinsel birleşme duygusuydu. İşte bu duygular bastırıldı ve zamanla; kıskançlığa, şiddete, şehvete, hırsa, depresyona ve sahiplenme duygusuna dönüştü. Bu duygular gerçekte olmayan insanlar tarafından yaratılan yapay duygulardır. Meydana gelen bu yapay duygular sayesinde de, insanlık kendi türünü öldürmeye başladı.

 

Teolojiler, ayrılık bilincini yarattı. Her ne yapıyorsan kendin için yapman gerektiği öğretisini sundu. Bencilliği keşfetmemizi sağladı, düşünmeyi engelledi. Bizim insanlık olarak içten içe yıkılmamıza ve giderek daha ilkel bir toplum olmamıza neden oldu.

 

Saygılar

Kahin1980