karanlık, ışığın yokluğu değil,
engellenmesidir bilinç duvarlarıyla.
ışık var olandır çünkü
gerçeği olmayan ise
karanlık...
ve gölgen kadar izin verirsin
karanlığın alanına...

bu yol vaadlerle süslü değil
ne oraya, ne buraya dair.
sen hesabını yapmadığında
bedelsizcesine gelir ödülü.
ve tek sen, yalnız sen,
anlarsın değerini
ödül SENsindir çünkü,
sana sunulan...

içe düşen bir gülümsemedir erinç hali
söz bile suskun kalır, huşu içinde.
ve susmak, en çok konuşmaktır aslında.
sessizlikte olmak...
tüm seslerin rahminde,
gürültüsüzce devindirmek bilgiyi.
ve kuytu bir huzur odağından
dalga dalga yaymak sevgiyi...

bir merdiven,
ürkütürcesine yüksek
bir merdiven,
bir sonraya uzanan.
yolcu yorgun,
yolcu usanmış belki
oysa her an,
tek bir basamak
tek bir adımlık güç,
ona gerekli olan.

bir tohum çatlar,
zamanın sıfırlandığı bir anda.
bir kilidin açılması misali
çözülür kodlanmış şifre,
eşsiz bir oluşum sergilenir,
tezahürün mucizesinde.
doğal ve emeksiz sanki,
oysa öncesi sonsuzluktur.
sonsuzca bir birikim,
sonsuzca bir hazırlık,
bu açılım, bu doğuş adına...

bir benzerler kümesi mi olmalı toplum,
doğa çeşitliliği yaratırken durmaksızın?
yazık, insan zihnine tutsak,
zihinse dışlanma korkusuna.
oysa yürek en yürekli,
yürek, en özgür uçuşunda.
birlik, ama farklılığın uyumunda,
teklik, tekilliğin sonsuzluğunda...
aynileşmek, ama özde ve özgünce
üniformaları reddeden bir bilinçle.
başöğretmen doğanın kürsüsünde
öğrenmek yaşamı hece hece.
her renk kendi yalnızlığında,
bütünleşmek,
bir gökkuşağı güzelliğince.

güzellik bir özlemdir
tek özlemdir belki de.
öncesiz ve sonrasız zamanların esin kaynağı,
en coşkun hazzı, en içkin acısı...
bir koku, bir ses, bir nefes,
farklı bir titreşim, bir renk, bir parıltı...
ortak şartlanmalara teslim edilmezse eğer,
toplumsal bilincin defilesinde değilse yürekler,
güzellik de soyunur süslü libasını
saf ve ayıpsız sergiler, eşsiz doğasını.
tıpkı bir çiçek misali,
kendince, sadece ve özce...

roller giyeriz kimlik adına
ve rollerden ibaret kalır yaşamımız.
yaz günü kürk taşırcasına
bunalır da içimizde gömülü kalan
soyunmak ayıp gelir, günah gelir
ve yükümüzle ağırlaşır adımlar.
oysa ölüm zorla çıkarır giysimizi
zamanın tutsakladığı bir evren
zamansızlığa açılır, çırılçıplak.
özbenimiz ölümde nefes alır.

değişmeyen özlem,
değişmez olana,
değişirken her bir şey
değişmezin alanında.
olanda olmayana öykünmek
en büyük çelişki bu olsa gerek.

karanlık gölgedir
işıksa kaynak.
gölgenin nedeni ise
işığın dokunduğu varlık.
form ne denli yoğunsa
gölgesi o denli güçlü
öyleyse karanlık bize bağlı
ve biz denli suçlu.
oysa incelmek var
seyrelmek, şeffaflaşmak.
işığı kesmek yerine
geçirgen, iletken olmak.

tutarlılık denilir
değişimi reddeden anlayışa
tekrarlayan kalıplara sıkışmış
tekdüze algılayışa.
oysa yaşam devinimdir
durmayan dönüşümdür,
iki nefes arasında
sonsuzca değişimdir.
kaya dikilir de suyun önünde
kaskatı heybetiyle gururlu
su sakin veya coşkulu
iğıl ığıl işler yolunu.
böyledir evrenin işi,
sert yumuşar, direnç esner.
form dağılır eninde sonunda
akışkanın alanında.

sorumlu ‘ben’im demek zor gelir
‘herşey bende’ demekse sıkıcı.
içe değil, dışa dönüktür gözler
uzakları tarar her düşünce
zoraki bir anlam arayışında
‘ben’den ötelere tutunur eller.
oysa içimizdeki evren o denli yakın
o denli çözülmeyi bekleyen.
kendi aynamızda yansırken
birliğin binbir yüzü
kah cennet olur
kah da cehennem
tekil gerçeğin tözü.

ayık, uyanık olmalı varlık
olanın farkında, ama
ne çok ürkek, ne de şımarık.
gerek duyan ile gereken
bir teğet noktasında buluştuğunda
eylem, çabasızdır
doğal, uygun ve ve anlık.

göreliyi taşıyan ama görece olmayan
mutlak, her an, her yerde olan.
sonlu ile tezahürde
deneyimi sonsuzlayan.
en doğalın doğasında
en olağanüstüyü sunan.
mutlak, sabahımıza doğan
ama gecemizde kaybolmayan.
o ki her parçada aranan,
o, aramadan bulunan.

yandık da ışıdı mı ortalık?
yandık da tükendi mi karanlık?
yandık, hem de çığlıklarla
yandık ama, beyhude mi acaba?
küller kaldı, toz-duman etraf
yolu bile seçemiyor gözlerim.
ve yalnız, ve yoksul, ve çok yabancı
hali anlatamaz ki yaban sözlerim...
yeniden başlamak, yine ve defalarca
kıvılcımı çakmak, hem de isteyerek.
ve yeniden onarmak her ne kaldıysa
ola ki, can ateşine yeni kav gerek.

her ‘merhaba’, ‘hoşcakal’dır aslında
bu sonlara kurgulanmış süreçte.
her başlangıç ayrılığın tadında
sonsuzluk çınlasa da bilinçte.
ama bir eşik var, hem çok yakın
hem duyumlar-ötesi
o noktada çağır beni
birliğe, sen-ben ertesi.

söz istendiğince güzel
sınırsız güçlü, kanatlı, yüce
ve en acımasız, kişi çirkinleşince.
söz, insan kadar değişken
beyaz ile kara denli çelişen
’yok’u var, ‘var’ı yok kılan usta çevirmen.
söz vurur geçer de yüreği
bir alemden diğerine müfteri
yalan bile gerçek sanar kendini.
ve, sus zamanı, şifa adına
ne konuşan olsun, ne de dinleyen
sessizliğin mesajı, duyulması gereken...

ben de yandım Yunus gibi
çareyi an'da buldum.
bir gülümseme, borcum insana,
ama cenneti bende buldum.
gönlüm tende değil ki,
sunabilem coşkusunu...
sevgimse beni aşmış,
sürüklemiş yolcusunu...
erenlere selam olsun,
kabul, yürek uzak dursun.
sözler yansın, sözler kansın,
kabul, gerçek hayal olsun...

yağmur ayrımsızca düşüyorsa
kile, kuma, kayaya,
güneş ısıtıyor, ışıyorsa
yansızca ve yönsüzce,
ve rüzgar umursamıyorsa
rengini, dokusunu
savurduğu saçların,
ve çiçek kokusunu,
ve çocuk coşkusunu
sakınmıyorsa o-bu-şu diye
ve tek liyakat yürekteki sevgiyse,
hangi ölçü tarta, biçe
kim ola da yargılaya
ve ne hakla sınıflaya
bu ‘ben’ denen evreni...?
http://goto.bilkent.edu.tr/gunes/GUNCEden.htm